Düşünce Suçu Nedir? Tarihten Günümüze Zihnin Özgürlüğü Üzerine Bir Yolculuk
Geçmişe biraz daha dikkatle baktığımızda, bugün bize doğal ve vazgeçilmez görünen düşünce özgürlüğünün aslında insanlık tarihinin uzun, sancılı ve çoğu zaman bedeli ağır bir kazanımı olduğunu fark ediyorum. Bir insanın yalnızca ne yaptığı değil, neye inandığı, neyi sorguladığı ve hatta zihninden ne geçirdiği yüzünden yargılanması fikri bize bugün ürkütücü geliyor; fakat tarih, düşünce suçu kavramının modern bir distopyanın hayali olmaktan çok daha eski korkulara dayandığını gösteriyor.
Düşünce suçu denildiğinde akla ilk olarak George Orwell’ın 1984 romanındaki “Thoughtcrime” kavramı gelir. Ancak Orwell’ın yarattığı dünya, yüzyıllar boyunca farklı biçimlerde ortaya çıkan bir siyasal ve toplumsal eğilimin edebî bir yoğunlaştırmasıdır. Kimi dönemlerde suç sayılan şey sapkınlık, kimi dönemlerde dinsizlik, kimi dönemlerde vatana ihanet, kimi dönemlerde ise egemen ideolojiye aykırı düşünce olmuştur.
Buradaki temel mesele yalnızca “İnsanlar hangi düşüncelerinden dolayı cezalandırıldı?” sorusu değildir. Daha derin soru şudur: Bir toplum, düşüncenin kendisini ne zaman tehlike olarak görmeye başlar?
Antik Çağ: Düşüncenin Yargılanması
Sokrates ve Atina’nın rahatsız olduğu sorular
Düşünce suçunun tarihsel köklerini anlamak için MÖ 5. yüzyıl Atina’sına gitmek gerekir. Demokrasi deneyiminin önemli bir merkezi olan Atina, aynı zamanda düşünsel özgürlüğün sınırlarının ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Sokrates’in MÖ 399 yılında yargılanması bu açıdan sembolik bir dönüm noktasıdır. Platon’un Sokrates’in Savunması adlı eserinde aktarıldığı üzere Sokrates; gençleri yozlaştırmak ve kentin tanrılarına inanmamakla suçlanmıştır.
loyola-chicago-law-journal.scholasticahq.com
Sokrates’in savunmasındaki en önemli noktalardan biri, sorgulama faaliyetinden vazgeçmeyi reddetmesidir. Ona atfedilen “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” düşüncesi, bireysel vicdan ile siyasal/toplumsal otorite arasındaki gerilimi görünür kılar.
Burada modern anlamda bir “düşünce suçu” yasasından söz etmek doğru olmaz. Ancak Sokrates’in davası, düşüncenin kamusal düzene tehdit olarak algılanmasının çok eski olduğunu gösterir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü tarihsel olayları bugünün kavramlarıyla doğrudan etiketlemek yanıltıcı olabilir. Sokrates’in yargılanması, modern ceza hukukundaki düşünce suçuyla aynı şey değildir; fakat otoritenin düşünsel muhalefeti cezalandırma eğiliminin erken örneklerinden biridir.
Bir toplum neden soru soran kişiden korkar?
Sokrates’in hikâyesi bugün hâlâ düşündürücüdür. Çünkü burada ortada bir ordu kurmak, silahlı isyan başlatmak veya fiziksel saldırı gerçekleştirmek yoktur. Tehlikeli görülen şey büyük ölçüde soru sormaktır.
Bu noktada insan ister istemez bugünü düşünür: Bir düşüncenin yanlış, rahatsız edici veya tehlikeli bulunması ile o düşüncenin suç sayılması arasında nasıl bir sınır vardır?
Orta Çağ: Sapkınlık, İnanç ve Zihinsel Denetim
Heresy kavramının siyasal anlam kazanması
Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlaşması ve Orta Çağ Avrupa’sında Kilise’nin kurumsal gücünün artmasıyla birlikte düşünce üzerindeki denetimin önemli bir boyutu dinsel inanç alanına taşındı.
Bu dönemde “heresy”, yani sapkınlık, yalnızca kişisel bir inanç farklılığı olarak değerlendirilmedi. Bazı dönemlerde dinsel birlik, toplumsal ve siyasal düzenin temel unsuru olarak görüldüğünden, doktrinsel farklılıklar kamu düzenine yönelik tehdit olarak kabul edildi.
ve 13. yüzyıllarda Engizisyon kurumlarının gelişmesi bu dönüşümün önemli bir aşamasıdır. Tarihsel kaynaklar, Engizisyon’un özellikle sapkınlık hareketleriyle mücadele etmek üzere kurumsallaştığını gösterir.
Wikisource
Orta Çağ’ın dünyasında “doğru inanç” yalnızca teolojik bir mesele değildi; toplumsal aidiyet, siyasal meşruiyet ve cemaat düzeniyle iç içeydi.
Bu nedenle düşünce üzerindeki baskıyı yalnızca “dinî fanatizm” şeklinde açıklamak eksik kalır. Toplumların belirsizlikten duyduğu korku, siyasal otoritenin korunması ve ortak kimliğin sürdürülmesi gibi unsurlar da rol oynuyordu.
Kitaplar, fikirler ve korkulan kelimeler
Matbaanın henüz ortaya çıkmadığı, okuryazarlığın sınırlı olduğu ve bilginin büyük ölçüde kurumların kontrolünde bulunduğu bir dünyada bir fikrin yayılması, bugün olduğundan çok farklı bir anlam taşıyordu.
Bir el yazmasının çoğaltılması bile uzun ve maliyetli bir süreçti. Bu nedenle belirli metinlerin yasaklanması, yalnızca mevcut düşünceleri bastırmak değil, onların gelecek kuşaklara ulaşmasını engellemek anlamına da gelebiliyordu.
Bu noktada düşünce suçunun en önemli özelliklerinden biri ortaya çıkar: Düşünceyi tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir; ancak düşüncenin ifade edilmesini, yayılmasını ve hatırlanmasını engellemek mümkündür.
Reformasyon ve Erken Modern Çağ: İnanç Çatışmasından Vicdan Özgürlüğüne
Matbaa düşüncenin hızını değiştirdi
yüzyılın ortalarında matbaanın yaygınlaşması Avrupa’daki düşünce düzenini kökten değiştirdi. Artık fikirlerin dolaşım hızı, geleneksel kurumların denetim kapasitesini aşmaya başlıyordu.
Reformasyon bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Martin Luther’in metinleri ve tartışmalar, dini otoriteye ilişkin soruların geniş kitlelere ulaşmasını sağladı.
Ancak bu özgürleşme süreci doğrusal değildi. Katolikler ile Protestanlar arasında yaşanan çatışmalar, farklı mezheplerin birbirlerini bastırmaya çalışmasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla “özgür düşüncenin yükselişi” aynı zamanda yeni hoşgörüsüzlük biçimlerinin ortaya çıkmasına da sahne oldu.
Bu tarihsel paradoks önemlidir: Baskıya karşı çıkan insanlar iktidara geldiklerinde her zaman özgürlükçü davranmayabilirler.
John Locke ve vicdanın dokunulmazlığı
yüzyılda John Locke’un hoşgörü düşüncesi bu tartışmayı yeni bir noktaya taşıdı. 1689 tarihli A Letter Concerning Toleration eserinde Locke, insanların dinsel farklılıkları nedeniyle birbirlerini zorlamasının hem ahlaki hem siyasal açıdan sorunlu olduğunu savundu.
constitutioncenter.org
Locke’un metnindeki dikkat çekici ifadelerden biri, insanların kendi inançları konusunda kendilerini “orthodox” kabul etmeleridir. Bu düşünce, hakikatin tek bir kurumun tekelinde bulunamayacağı fikrinin güçlenmesine katkıda bulundu.
Buradaki tarihsel dönüşüm, “yanlış düşünceyi cezalandırma” anlayışından “farklı düşünceyle birlikte yaşama” anlayışına doğru gerçekleşen zihinsel değişimin önemli bir parçasıdır.
Aydınlanma: Düşüncenin Suç Olmaktan Çıkması
Voltaire ve Jean Calas olayı
yüzyılda Aydınlanma düşünürleri dinsel hoşgörüsüzlüğü ve adalet sistemindeki önyargıları daha sert biçimde eleştirmeye başladı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jean Calas olayıdır. Toulouse’da Protestan bir aileden gelen Jean Calas, oğlunun ölümünden sorumlu tutulmuş ve 1762’de idam edilmiştir. Voltaire, olayın ardından Hoşgörü Üzerine İnceleme adlı eserini kaleme alarak davadaki dinsel önyargıları eleştirdi. Fransız Millî Kütüphanesi’nin kayıtları da eserin 1763’te yayımlandığını ve Calas olayından hareket ettiğini doğrulamaktadır.
JSTOR
+1
Voltaire için mesele yalnızca Calas ailesinin trajedisi değildi. Hukukun dinsel önyargıyla birleşmesi halinde masum insanların bile cezalandırılabileceğini göstermekti.
Voltaire’in tartışmayı özetleyen cümlesi oldukça açıktır: “Her vatandaşın yalnızca kendi aklının buyurduğuna inanmasına izin verilmeli mi?” Ardından bunun gerekli olduğunu savunur.
monsieurdevoltaire.com
Bu düşünce, modern vicdan özgürlüğü anlayışına giden yolda önemli bir kilometre taşıdır.
Belge bize ne söylüyor?
Voltaire’in metni yalnızca bir filozofun soyut hoşgörü çağrısı değildir. Bir adli vakaya, toplumsal önyargıya ve devlet gücünün yanlış kullanılmasına dayanır.
Belgelere dayalı bakıldığında, düşünce özgürlüğü fikrinin gelişiminin yalnızca teorik tartışmalarla değil, gerçek insanların maruz kaldığı adaletsizliklerle şekillendiği görülür.
Bu noktada tarih bana her zaman aynı soruyu düşündürüyor: Bir hukukun adil olup olmadığını anlamak için yalnızca yasaya mı bakmalıyız, yoksa o yasanın insanların hayatında yarattığı sonuçlara da bakmalı mıyız?
19. Yüzyıl: John Stuart Mill ve Bireyin Zihinsel Egemenliği
Özgürlüğün sınırı nerede başlar?
yüzyılın en etkili özgürlük düşünürlerinden biri John Stuart Mill’dir. 1859 tarihli On Liberty, düşünce ve ifade özgürlüğü tartışmasının temel metinlerinden biri hâline geldi.
Mill, bireyin kendi zihni ve bedeni üzerinde egemen olduğunu savunurken son derece güçlü bir ifade kullanır: “Over himself, over his own body and mind, the individual is sovereign.”
Project Gutenberg
Bu yaklaşım düşünce suçu açısından kritik bir ayrım yaratır. Bir insanın düşüncesi, başkalarına doğrudan zarar vermediği sürece devletin müdahale alanının dışında kalmalıdır.
Mill’in düşüncesinde yanlış fikirlerin bile ifade edilebilmesi önemlidir. Çünkü toplum, doğru olduğunu düşündüğü görüşü tartışmaya kapattığında yalnızca yanlış düşünceleri değil, kendi doğrularını sınama imkânını da kaybeder.
Bu yaklaşım, düşünce özgürlüğünü yalnızca bireyin hakkı olarak değil, toplumun entelektüel gelişimi için gerekli bir mekanizma olarak görür.
20. Yüzyıl: Totalitarizm ve Düşüncenin Devlet Tarafından İzlenmesi
İdeolojinin mutlaklaştığı dönem
yüzyıl, düşünce özgürlüğü açısından hem büyük kazanımların hem de korkunç geri dönüşlerin yüzyılı oldu.
Faşizm, Nazizm ve Stalinist yönetim deneyimleri, devletin yalnızca davranışları değil, bireylerin siyasal sadakatini ve düşünsel dünyasını da kontrol etmeye çalıştığı sistemlerin en uç örneklerini oluşturdu.
Totaliter rejimlerde “düşman” yalnızca dışarıdaki kişi değildi. Şüpheli görülen vatandaş, muhalif, aydın, gazeteci, sanatçı veya sıradan bir insan da potansiyel tehdit hâline gelebiliyordu.
Böyle bir düzende suç kavramının sınırları genişledikçe, insanın kendisini sansürleme eğilimi de güçlenir.
Çünkü kişi yalnızca “Ne söyledim?” diye düşünmez. “Bunu söylersem başıma ne gelir?”, “Bunu yazarsam kim görür?”, “Bunu düşünürken yüz ifadem değişti mi?” gibi sorular sormaya başlar.
George Orwell ve düşünce suçu
İşte George Orwell’ın 1949’da yayımlanan 1984 romanı bu korkunun edebî simgesine dönüştü.
Romanın merkezindeki “thoughtcrime”, yani düşünce suçu, devletin insanın zihinsel dünyasına kadar uzanan kontrolünü ifade eder. Winston Smith’in günlüğüne Büyük Birader’e karşı düşüncelerini yazması, henüz kamusal bir eyleme dönüşmemiş bir zihinsel itirazın bile suç kabul edildiğini gösterir.
george-orwell.org
Orwell’ın metninde kavram son derece çarpıcı bir biçimde formüle edilir: “Thoughtcrime does not entail death: thoughtcrime IS death.”
george-orwell.org
Burada Orwell’ın asıl korkusu yalnızca polis baskısı değildir. Daha derindeki mesele, insanın kendi zihnini denetlemeye başlamasıdır.
Newspeak ve düşüncenin kelimelerle sınırlandırılması
1984’te Newspeak, yalnızca bir propaganda dili değildir. Dilin kelime hazinesini azaltarak düşünmenin imkânlarını daraltmayı amaçlayan sistematik bir araçtır.
Romanın karakterlerinden Syme, Newspeak’in hedefinin düşünce alanını daraltmak olduğunu açıkça anlatır.
LitCharts
Bu fikir günümüz açısından özellikle ilginçtir. Çünkü düşünce özgürlüğü yalnızca “konuşma hakkı” değildir. Bir insanın kavramları ayırt edebilmesi, sorular sorabilmesi ve alternatifleri zihninde kurabilmesi de özgürlüğün parçasıdır.
Bir kelimeyi kaybettiğimizde mutlaka bir düşünceyi kaybetmeyiz. Fakat bazı deneyimleri adlandırma ve tartışma kapasitemiz zayıflayabilir.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası: Düşünce Özgürlüğünün Evrensel Hakka Dönüşmesi
1948 ve yeni bir hukuk dili
İkinci Dünya Savaşı’nın, Holokost’un ve totaliter rejimlerin yarattığı yıkımın ardından insan hakları düşüncesi uluslararası hukukta yeni bir ağırlık kazandı.
10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 18. maddesi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü açık biçimde güvence altına aldı. Madde aynı zamanda kişinin dinini veya inancını değiştirme hakkını da tanır.
Birleşmiş Milletler
madde ise düşünce ve kanaat özgürlüğünü, bilgi ve fikirleri arama, alma ve aktarma hakkıyla ilişkilendirir.
Birleşmiş Milletler
Bu, tarihsel açıdan çok önemli bir kırılmadır.
Geçmişte devlet veya toplum tarafından “doğru düşünce” belirlenmeye çalışılırken, savaş sonrası insan hakları sistemi bireyin düşünce alanına dokunulamayacağı fikrini uluslararası bir norm hâline getirmeye yöneldi.
Başka bir ifadeyle, düşüncenin korunması artık yalnızca filozofların savunduğu bir ideal değil, insan hakları hukukunun temel unsurlarından biri hâline geldi.
21. Yüzyıl: Düşünce Suçu Geri mi Dönüyor?
Yasal sansürden toplumsal baskıya
Bugün birçok ülkede düşünce özgürlüğü geçmiş yüzyıllara kıyasla daha güçlü hukuki korumalara sahip. Ancak bu, düşünce üzerindeki baskının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Modern dünyada kontrolün biçimi değişebiliyor.
Devlet sansürü kadar toplumsal dışlama, dijital gözetim, algoritmik filtreleme, bilgi manipülasyonu ve çevrimiçi linç kültürü de insanların kendilerini ifade etme biçimlerini etkileyebiliyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Her eleştiri sansür değildir; her toplumsal tepki de düşünce suçu değildir. İnsanların zararlı veya saldırgan davranışlara karşı çıkması demokratik toplumun doğal bir parçasıdır.
Sorun, kişinin yalnızca bir düşünceye sahip olduğu için cezalandırılması veya korkutulması noktasında başlar.
Dijital çağda Orwell’ın gölgesi
Orwell’ın dünyasında telescreen insanların davranışlarını izliyordu. Günümüz teknolojileri ise çok daha karmaşık veri toplama yöntemleri sunuyor.
Ancak modern dijital toplum ile 1984 arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak doğru olmaz. Gregory Claeys gibi totalitarizm tarihi üzerine çalışan araştırmacıların da vurguladığı üzere Orwell’ın romanını kendi tarihsel bağlamı içinde, 1930’lardan 1940’lara uzanan siyasal düşüncesiyle birlikte değerlendirmek gerekir.
OUP Academic
Yine de paralellik kurulabilecek bir nokta vardır: İnsanlar sürekli izlendiğini düşündüğünde davranışlarını değiştirebilir.
Bu durumun en ürkütücü tarafı, herhangi bir polis memurunun kapıya gelmesine gerek kalmamasıdır.
Kişi kendi kendisinin sansürcüsü olabilir.
Düşünce Suçu ile İfade Özgürlüğü Arasındaki Sınır
Her düşünce korunmalı mıdır?
Burada kolay bir cevap yoktur.
Özgür bir toplum, insanların yanlış düşünmesine de izin vermek zorundadır. Çünkü “yanlış düşünce” ile “tehlikeli düşünce” arasındaki sınırı kimin belirleyeceği sorusu hemen ortaya çıkar.
Bir devlet bugün yalnızca belirli bir fikri yasaklarsa, yarın başka bir iktidarın başka bir fikri yasaklamasını hangi ilkeyle engelleyeceğiz?
John Stuart Mill’in düşüncesinin hâlâ önemli olmasının nedeni budur. Fikirlerin tartışılması, bireyin yalnızca haklarını değil, toplumun hakikate ulaşma kapasitesini de ilgilendirir.
Project Gutenberg
Öte yandan düşünce özgürlüğünü savunmak, her davranışı meşru kabul etmek anlamına gelmez. Düşünce ile eylem, kanaat ile tehdit, eleştiri ile şiddete teşvik arasında hukuki ve ahlaki ayrımlar vardır.
İnsan hakları hukukunun da temel zorluklarından biri tam olarak budur: İçsel düşünce alanını korurken, başkalarının haklarını ve güvenliğini de koruyabilmek.
Tarih Bize Bugünü Nasıl Okutuyor?
Tarihsel açıdan bakıldığında düşünce suçu tek bir biçime sahip değildir. Antik Atina’da dinsel ve toplumsal düzeni tehdit ettiği düşünülen soruşturmacı bir filozof; Orta Çağ’da sapkın kabul edilen inanç sahibi; erken modern dönemde mezhep değiştiren kişi; 20. yüzyılda rejime aykırı düşünen yurttaş farklı tarihsel koşullarda benzer bir soruyla karşı karşıya kalmıştır:
“Senin düşüncen, bizim düzenimiz için ne kadar tehlikeli?”
Bu soru aslında tarihin en önemli siyasal sorularından biridir.
Çünkü iktidarlar yalnızca insanların ne yaptığını değil, ne yapabileceklerini de düşünür. Bir fikir henüz eyleme dönüşmemiş olsa bile gelecekteki bir değişimin başlangıcı olabilir.
Bu nedenle tarihte fikirlerden korkulduğunu gördüğümüzde, yalnızca baskıcı yönetimlerin acımasızlığını değil, toplumların değişim karşısındaki psikolojisini de anlamaya çalışmalıyız.
Geçmiş ile bugün arasında bir köprü
Bugün bir insanın siyasi görüşü, dini inancı veya dünyaya bakışı nedeniyle baskı görmesini tartışırken, aslında binlerce yıllık bir meselenin devamını konuşuyoruz.
Sokrates’in soruları, Locke’un hoşgörü çağrısı, Voltaire’in Calas davasına yönelik öfkesi, Mill’in bireysel özgürlük savunusu ve Orwell’ın 1984’teki karanlık tasviri birbirinden çok farklı tarihsel bağlamlara aittir.
Fakat hepsini birbirine bağlayan bir çizgi vardır:
İnsanın zihni üzerinde kimin otorite sahibi olduğu sorusu.
1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bu soruya uluslararası hukuk düzeyinde güçlü bir cevap vermiştir. 18. madde düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü; 19. madde ise kanaat ve ifade özgürlüğünü güvence altına alır.
Birleşmiş Milletler
Fakat hiçbir hukuk metni insanları hoşgörülü olmaya tek başına zorlayamaz.
Bu yüzden mesele yalnızca yasalar değildir.
Bir toplumun düşünce özgürlüğünü gerçekten koruyabilmesi için, insanların birbirlerinin fikirlerinden rahatsız olabilme hakkını da kabul etmesi gerekir.
Sonuç: Düşünceyi Korumak, İnsan Olmanın Bir Parçasını Korumaktır
Düşünce suçu kavramının tarihine baktığımızda, insanlığın özgür düşünceye ulaşmasının düz bir ilerleme hikâyesi olmadığını görürüz. İlerlemeler geri dönüşlerle, özgürlükler yeni baskı biçimleriyle, hoşgörü dönemleri ise yeni dışlamalarla iç içe geçmiştir.
Sokrates’in ölümü bize sorunun antik dünyaya kadar uzandığını gösterir. Engizisyon, inanç üzerindeki kurumsal baskının boyutlarını hatırlatır. Reformasyon ve Aydınlanma, düşünce farklılığının toplumları nasıl dönüştürebileceğini gösterir. Locke ve Mill, vicdan ve düşünce özgürlüğünün felsefi temellerini güçlendirir. Orwell ise bütün bu tarihsel korkuların modern totaliterlik altında nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini anlatır.
Bugün ise mesele başka bir biçimde karşımızda duruyor.
Bir insanın fikrine katılmadığımızda onu susturmak mı, yoksa onunla tartışmak mı daha kolay?
Bir toplum, kendisini rahatsız eden düşünceleri bastırdığında gerçekten daha mı güvenli olur?
Yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirleri yasaklamak, onların ortadan kalkmasını mı sağlar, yoksa onları daha görünmez ve daha tehlikeli hâle mi getirir?
Ve belki de en zor soru şudur: Kendi düşüncemizin bir gün başkaları tarafından “tehlikeli” veya “kabul edilemez” ilan edilebileceğini düşünmeden düşünce özgürlüğünü gerçekten savunabilir miyiz?
Tarihe bu sorularla baktığımızda geçmiş, artık yalnızca geride kalmış olayların toplamı değildir. Geçmiş; bugün hangi özgürlükleri neden savunduğumuzu, hangi korkuların bizi kolayca yönlendirebildiğini ve iktidarın sınırlarının neden sürekli tartışılması gerektiğini anlamamıza yardım eden canlı bir aynaya dönüşür.
Belki de düşünce özgürlüğünün en gerçek sınavı, sevdiğimiz fikirleri özgürce savunabilmek değil; sevmediğimiz fikirlerin de düşünce olarak var olabilme hakkını koruyabilmektir.
Çünkü tarih bize tekrar tekrar aynı gerçeği hatırlatıyor: Bir toplum düşünceleri cezalandırmaya başladığında, sınırın nerede duracağını önceden bilmek çoğu zaman mümkün değildir. Dün suç sayılan düşünce bugün özgürlüğün simgesi olabilir; dün savunulan bir hak ise yarın başka bir insanın susturulmasına dönüşebilir.
Bu nedenle düşünce suçu yalnızca geçmişin bir kavramı değildir. O, her dönemde yeniden sorulması gereken bir özgürlük sorusudur: İnsanın zihninin sınırlarını kim çizecek?
Umarız Düşünce suçu nedir ile ilgili bu anlatım sizin için faydalı olmuştur.